Bardaktan Anahtar, Hayallerimden Kilit

Farklı dünyalara kapılar açmak…

O kadar zor mu? Bilmiyorum doğrusu… Bazen düşünüyorum da, şu yanımda, bilgisayar masasının kenarında duran bardak bir tür anahtar görevi görse, bir kapı açsam bu anahtarı kullanarak başka dünyalara, gitsem onunla uzaklara. Anahtarı yerleştirmek için kilit mi? Hayallerim olamaz mı? Düşünürüm sadece, bardağı yerleştirip hayallerime giderim buradan uzaklara… Olamaz mı? İyi de; ben bunu hep yapmıyor muyum?

Yeniden!

Bu aralar bana ne oldu?

Uzun zamandır girmediğim meleran blog’unu ilginç bir fantastik kurgu sohbeti sırasında, bir arkadaşım tarafından fark ettim. Orada, hiç bozulmadan duruyor, sanki adeta benim geriye dönmemi bekliyordu. Şöyle bir göz göze geldik ve o anda kararımı verdim. Neden olmasındı? Yazmayı seven benim gibi birisi neden meleran’a ve eski varlığının bilincine yeniden kucak açmasındı?

Derken ertesi gün yazdıklarımı bir şekilde ele geçiren ve okuyan bir arkadaşım bana yorumları ile neşe kattı ve tekrardan yazma, fantastik ve bilim kurguya dönme isteğimi bana teslim etti. İki arkadaşıma da buradan teşekkür ediyorum.

İşte bu vesile ile, yer yer eski yazdıklarımı sizlere sunup hatırlatarak, hiç okumayanlara eskinin amatörlüğünü sunarak, yer yer yeni sularda yelken açıp sizlere yeni şarkılar söyleyerek buraya eklemeler yapmaya, sizlerle yeniden paylaşmaya karar verdim.

Yeniden yanında olmak ne güzel; Meleran. :)

Ercan “Gorath” ERGÜR

Bitmeyen Günlükler 7 – Kırmızı Yol

Kırmızı Yol

13 Mart 1980

Gözlerdeki yaşları döküyorsun gördüğüm kadarıyla. Ama onları dökerken hiç sormuyorsun göz pınarlarımdaki onlarca damla bir gün biterse ne olacak?

Quentin Volfo’nun günlüğünden…

Ne oldu diye sormuştum orada oturmuş ağlayan kızın yanına giderek. Bana bir bıçak göstermişti yerden aldığı. Bıçakta kan lekeleri vardı. Ağlayan kızdan bakışlarımı çevirdiğimde yerdeki o cesedi gördüm. Gerçekten de kötüydü. Ölü bir kadın öylece yatıyordu yerde. Sarı saçları sanki beyazlamamıştı. Ama üzerinde ölümün getirdiği bir güzellik vardı. Arkadaşlarım bana her zaman güzelden anladığımı söylerlerdi. O zamanki acı dolu durumda bile gördüğüm bir güzellik karşısında büyülenmiştim adeta.

Bakışlarımı ağlayan kıza çevirdim ve “Annen miydi?” diye sordum duygudaş bir şekilde.

Kız başını iki yana sallayarak gözlerindeki yaşları sildi.

“Ablan?” diye sordum kadının pekte genç olmadığını düşünerek. Çünkü kadın benim yaşlarımdaydı. Makyajsız bir cilde sahip, doğal bir güzellik abidesi. Bak bu satırları yazarken bile hatırlıyorum o güzelliği.

Kız tahmin ettiğim gibi yeniden başını iki yana salladı. “O zaman arkadaşındı?” dedim bu sefer doğru olduğunu umduğum bir soruyu sorma gereği duyarak. Ama kız yeniden başını iki yana salladığı zaman şaşırmadan edemedim. “Bir akraban mıydı?” diye sorduğumda kızın başını iki yana sallaması da beni tereddüde düşürdü işte. “E ama o zaman kim?” dediğim anda bunu zaten bildiğimi fark ettim.

Yerde bıçaklanmış bir ceset vardı, kızın elleri arasında bir bıçak vardı ve ben bu lanet olası güzeller güzeli cesedin kim olduğunu düşünüyordum. Elbette ki kız onun katiliydi. Peki ya o zaman neden cesedin başında durmuş ağlıyordu ki? Neden onu öldürmüştü ki?

Kız zihnimi okumuş gibi aklımdan geçen soruyu ben sormadan cevaplarken o donuk, yaşlarla kaplı bakışlarını bana kaldırdı ve “O benden daha güzeldi!” dedi. Ardından suratı boş bakışlarla kaplı olan o kız yavaşça ayaklandı ve karanlık sokakta kayboldu.

Peki ben ne yaptım dersin? Polis sirenlerini duyduğum anda oradan uzaklaştım…

Ercan “Gorath” ERGÜR

Bitmeyen Günlükler 6 – Sözler Biçimsizse 2

Sözler Biçimsizse 2

13 Lion 3256

Bir gün için ayrılmış iki sayfadan ikincisi…

Kuma…

Gemimizin ismi. Bizden daha fazla hayatta kalmasını umduğum geminin ismi…

Sevgili Kuma. Terry’e vermiş olduğum sözü tutuyorum ve günlüğümü belki de son kez yani ölene kadar yazıyorum. Çünkü arkamda ki kapının menteşelerinden ayrıldığını görüyorum. Bitiyor… Sonlanıyor…

Kısa süre geçmişti Zatner’in gitmesinin üzerinden. Derken mekiğin kapısı açıldı ve Zatner yanında sürüklediği Terry’nin uzay kıyafeti ile içeriye döndü. Zatner içeriye girdiğinde geçiş odasının hava ile dolmasını bekledi ve ardından başlığını çıkartarak hızla “Yardım edin!” diye haykırdı. Zatner telsizde önce hiçbir şey göremediğini söylemiş ama ardından Terry’nin cesedini bulduğunu belirtmişti. Terry’nin boğulmuş gibi gözüktüğünü söylemişti. Yüzü havasızlıktan mosmor olmuştu. Herkes onun uzay kıyafetinde bir delik oluştuğunu düşünmeye başlamıştı.

Zatner o hava aktarma odasında, daha içeriye bağlantı kapıları açılmadan başlığını çıkarttığında hızla Terry’nin başlığınıda çıkarttı ve bizler oraya yönelmiş, aradaki camın ardından izlerken korku ile Terry’nin cesedini bıraktı ve hızla gerileyerek sırtını duvara verdi.

Bir anda Terry’nin uzay kıyafetinin başlığından dışarıya kollar fırladı ve havada dalgalanmaya başladılar. Derken Zatner hızla cama doğru koşmaya başladı ve cama vurarak “Yardım edin!” diye haykırmaya başladı. Ama az önceki yardım isteği ile bu aynı değildi. Olaya bakın ki kimse camı açmak istemedi ama Samuel, kaptanımız hızla cama yöneldi ve kırmızı açılış düğmesine basarak camı açtı. Aynı anda Zatner dışarıya doğru koşmaya başladı. Ama ayaklarına dolanan kollarla geriye çekildi ve tüm bedenini saran kollar bir anda onu boğdu.

Aman tanrım devamını yazabilecek kadar zamanım olmadığını sanıyorum. Kapıda kırılan bir parçadan içeriye yeşil kollar giriyor. Her an beni yakalayıp kıskacına alabilir. Ama elimden geldiğince bunu tamamlamaya çalışacağım.

İsmim Tim Madler. Geminin ikinci kaptanıyım. Şimdi burada kendimi tanıtacak kadar zamanım yok ama size şu kadarını söyliyeyim. Bu gemide bende hayatta kalamayacağım. Gemide, Kuma da, Kumadan başka kimse hayatta kalamayacak.

Yaratık hızla kapının altından fırlayarak benim üzerime doğru gelmeye başladığında sevgili Suzanna eline aldığı bir balta ile yaratığa doğru saldırdı.

Baltanın etrafını sardığı gibi zavallı kızın kolunuda saran yaratığın kolu hızla kızı kendisine doğru çekerken ben ve iki arkadaşım hızla kıza sarıldık ve onu geriye çekmeye çalıştık. Derken kızın kolu yerinden kop…

Ercan “Gorath” ERGÜR

Bitmeyen Günlükler 5 – Bak Şimdi

Bak Şimdi

8 Mayıs 2005

Unutulmaz ki! Bitmez zaten, neden bitirmeye çalışıyorsun?

Bak şimdi…

Dün gece rüyamda gördüm. Bak Şimdi… Ne biçim bir rüyaydı bu? Unutulmaz.

Hanımın her gün balkonu mutfağa bağlayan kapıyı kırdırmak ve mutfak ile balkonu birleştirip tek bir oda haline getirmek istediğimden bahsetmiştim. O kadar etkilenmişim ki… dün gece rüyama girmiş anlaşılan.

Hanım eline bir balyoz almış yazlık evimizin bahçe duvarına bir bir vuruyor, üstelik o kadar güçlü, kuvvetliki vurduğu yeri aşağıya indiriyor. Bunu neden yaptığını sorduğumda ise “Değişiklik olur hayatım!” diyor.

Uyandığımda terler içerisindeydim ve içerden o sesler geliyordu. “Baba… Baba orda mısın?”

Evin kapısı çalınmıştı ve şimdi de yumruklanıyordu. Hanım derin bir uykudaydı. İkimiz de ne kadar derin uyumuşuz. İşe bak. Kalktığım gibi kapıya gittim ve kapıyı açtığımda oğlum orada duruyordu. Bizden ses alamayınca kapıyı yumruklamayı unutmuş. Haşarı çocuk yine anahtarını unutmuş anlaşılan.

Bak şimdi… Benim çekiceğim var. Bitmez hayatın bu çilesi…

Oğlum elinde paket halinde sürüklediği bir hediye ile içeriye giriyor ve ben bu paketin büyüklüğü ne kadar da tanıdık geliyor bana diye merak ediyorum. İçinde ne olduğunu bildiğim bir şey mi var acaba diyorum kendi kendime. Uç kısmı diğer bölgelerine göre daha kalın ama arka kısmı bir sopa gibi duruyor. Paketin dışından da bunlar anlaşılıyor yani.

Oğlum eve giriyor ve “Baba bu gün anneler günü biliyorsun di mi?” diyor.

O sırada salonun kapısında hanım gözüküyor ve “Kim geldi bey?” diye soruyor.

Ben “Oğlan!” diye cevaplıyorum sanki çocuğun bir ismi yokmuş gibi.

Hanım yarı aralık gözleri ile oğlana bakıyor ve kollarını açarak sarılmaya geliyor. İkisi sarılıyorlar ve sonra bizim oğlan (!) elinde ki hediyeyi annesine uzatıyor. “Anneler günün kutlu olsun anne!” diyor.

Bizim hanım eline aldığı hediyeyi önce biraz yokluyor ve hemen ardından pakette sanki çok istediği bir şey varmış gibi gözleri kocaman açılarak oğluna bakıyor. Ben halen anlamıyorum tabiî ki. Oğlanda ona gülümsediği anda bizim hanım poşeti hızla yırtıp açıyor ve ben anında haykırıyorum.

Hanım “En sonunda balkon ile mutfağı birleştirebilicem!” diyerek balyozu havaya kaldırıyor ve ben haykırışlar içerisinde yatağımdan fırlıyorum ama bu görüntüde gözümün önünden gitmiyor.

Yatığım öylece oturmuş boş boş aynı kabusu düşünürken oğlum aklıma geliyor. Ama o daha beş yaşında…

Ercan “Gorath” ERGÜR

Bitmeyen Günlükler 4 – Sözler Biçimsizse

Sözler Biçimsizse

13 Lion 3256

Bir gün için ayrılmış iki sayfadan sadece birisi…

Verilmiş bir sözüm var Kuma. Bitmesi gereken bir söz…

Biliyorum o zorlu savaştan kurtuldum ama sözüm hala benim için önemli. Sözüm bu
günlüğü yazmaktı Kuma. Sözüm günlüğüm…

O gün Aslan biçimdinde bir ay yükselmişti gökyüzünde. Çinliler her zaman buna
Aslan ayı derlerdi. Zaten onların çeşitli hayvanlardan oluşan birde takvimleri
vardı belki bilirsin. O takvime göre bu ayda aslan ortaya çıkarmış.

İş bu ki o ayda aslan gerçekten de ortaya çıktı. Gökyüzünün yekpare noktasında
haşmetle kükredi ve o zaman çinlilerin bu aya neden Aslan ayı dediklerini
anladım. Aslan isimli kuyruklu yıldız dünyanın yörüngesinden geçiyordu bu
ayda…

Dünyadan ayrılışımızın bu on altıncı yılında yine bomboş bir evrende
süzülürcesine ilerliyordu uzay gemimiz. On altı yıl ve on altı mürettebat ne
kadar garip dimi… Dünyada dış evrende hayat olduğu söylenirdi hep. Ama her
nedense biz o canlıların yaşadığı ilginç dünyalara hiç denk gelmemiştik.

Bizler her nedense hep bomboş bir çöle, uçsuz bucaksız bir denize ve havasında
nefes alacak atmosfer bile olmayan gezegenlere denk gelmiştik. Ha bir keresinde
bir uzay mekiği gördüğümüzü sanmıştık gökyüzünde ama ona asla yaklaşamadık.
Belki de bu yolculuğun o âna kadar olan en heyecan verici olayıydı bu…

Evrenin soğuk yanlızlığında şu anda evren kadar bomboş gözüken ama aslında
dopdolu olan uzay mekiğim süzülürken ben arkamda vurup duran kapıya bakıyor ve
ne zaman bu kapınında kırılacağını ve odamda ölümle yüzleşeceğimi düşünüyorum.

Terry ölmüştü. Bana günlüğümü ne olursa olsun aksatmamamı söylediğinde ona
aksatmayacağıma dair bir söz vermiştim. İşte sözüm buydu.

Terry, yani gemimizin mühendisi o gün geminin dışında çıkan bir ağrızadan
dolayı uzay kıyafetleri içerisinde gemiden dışarıya salınmıştı. Dışarıda o
işlerle uğraşırken içeride bizler sürekli temastaydık onunla. Sesi kesik kesik
geliyordu. Uzayın bunca ışık yılı derinliğinde olağan bir durumdu bu. Ama orada
son kez “Hey buda ne?” dediğini hatırlıyorum… Sonra sesi kesik
kesik geldiğinde Jonathan, “Terry… Terry…” diye haykırarak
megafona vurmuştu.

İyi bir çocuktu. Ama onu almak için dışarıya gönderdiğimiz ‘Zatner’ kadar
değil. Zatner her zaman bana “Hayatta yaşamaya değicek o kadar çok şey var
ki!” derdi. Onu özliyeceğim…

Ercan “Gorath” ERGÜR

Bitmeyen Günlükler 3 – Zihnime Yazdığım Günlüğüm

Zihnime Yazdığım Günlüğüm

12 Ocak 2007

Hapise girmeden önce Robert Blackfort’un anlattığı hikayeden kağıda dökülenler…

Soğuk, kış, kar, yorgunluk, fırtına…

Sebepsizce öldürülen bir ateş çemberindesin. Sebepsizce yokeden bir kar çemberi bu!

Karın anlamını biliyor musun? Soğuk… çok soğuk… Ruhumuzun derinliklerini saran o soğuk.

Şimdi bu fırtınada durmuş izliyorum sadece. Sadece izliyorum ve geleceğe bakmaya çalışıyorum. Ama sen söylememiş miydin bana hep dar bakışlara sahip olduğumu? Sen söylememiş miydin geçmişe değil geleceğe bakmam gerektiğini? Oysa ben hep gemişe bakıyordum. Hâla öyle yapıyorum…

Karmakarışık duygular içerisindeyim. Ruhumdaki ateş sönmek üzere. Neden diye soracaksan şayet etrafımdaki koşullara bakmanı söylerim. O kadar soğuk ki şu anda bulunduğum yer. O kadar soğuk ki… Ruhumda ki karışık duygular karla ve buzla birlikte donmak üzere. Sanki bu duyguları üzerimden atmamı engellemek isteyen bir güç var etrafında. Bir aura… Duygular sonsuza kadar benimle kalsın diye soğuk onları donduruyor yüreğimde. Sonsuza kadar acı çekmem için…

Beremin uçlarından iki elimle de kavrayıp gözlerime kadar çekiyorum ve az önce yere attığım silaha ve karşımda ki sonsuz boşluğa bakmamak için kendimi zorluyorum.

Beremin altından çıkan saçlarım rüzgârda dalgalanırken üşüyorum. Üzerimde ki kışlık kıyafetlerim yer yer yırtılmış ve yamalı pantolonum içime soğuk havayı geçirirken bembeyaz, karlarla kaplı bir dünyanın üzerinde öylece durmuş etrafıma bakıyorum. Üşüyorum. Üşüyorum ama üşümekten korkmuyorum. Ruhumdaki duyguların benliğime hap solmasından korkuyorum.

Beremin iplikçikleri arasından zorla kendimi gözlerimi açmaya ikna ederek bakıyorum ve yere düşmüş kırk beşlik silahımın emniyetinin neden halen açık kalmış olduğunu merak ediyorum. Bu soğuk o kadar derin ki silaha bile etkimiş anlaşılan gibi saçma bir mantık yürütüyorum.

Bitmiyor biliyor musun? Bitmiyor…

Senin şu anda karşımda, yerde yatan bedenine, üzeri fırtınanın beni donatması için yolladığı karlarla kaplı beremin iplikçikleri arasından bakıyorum ve gözlerimden gelen yaşların beremi ıslatmamasını isteyerek beremi çıkartıyorum.

Beremin kenarlarından dışarıya çıkan up uzun saçlarım anında dalgalanmaya başlıyor ve kulaklarımın üzerine dökülüyor. Kar fırtınası hızla kapkara saçlarımı kaplamaya başlıyor ve ince telli saçlarımın kısa süre sonra kar ile kaplanacağını bilerek ve kulağımın birazdan bedenimdeki her bölgeden daha çok donacağını bilerek öylece duruyorum. Az önce sıcak olan kulağım şimdi kar için inanılmaz bir çekici gibi gözüküyor oysa orada. Ama ben yinede beremi takmıyorum ve… ve senin ölü bedenine bakarak ağlamaktan kendimi alamıyorum. Göz yaşlarımın donmaması için tanrıya dua ederken sana halen taptığımı fark ediyorum. Sanırım tanrıdan daha çok sana tapıyorum.

Kar içerisinde bata çıka sana, beni gereksiz bir kuyumcu için aldatan kadına doğru ilerliyorum ve yere, karların üzerine, diz üstü kendimi atarak senin bedenini kucaklıyor ve delik göğsüne bakıyorum.

Canının acıdığını biliyorum ama benimkisi kadar olmadığını düşünüyorum. Çünkü benim acım katlanılmaz bir düzeyde…

Ercan “Gorath” ERGÜR

Bitmeyen Günlükler 2 – Kayıp Kız Vakası


Kayıp Kız Vakası

6 Mart 1983

Robert N. Model’ın günlüğünden alıntılar…

Kedim son günlerde çok rahatsızdı. Onu kucakladığımda bana saldırganca tavırlar sergiliyordu. Sürekli tırmalıyor, evdeki zaten az sayıda olan eşyalarımı parçalara ayırıyordu. Bazı cinayetlerde çektiğim bazı fotoğrafları dahi parçaladığı olmuştu…

Bir insan yâda hayvan, kimden geldiği hiç önemli olmayan bu tavırlara karşı kayıtsız kalmayacaktım!

Kedimi kaptığım gibi, tırmalama ve parçalamalarına aldırmadan kapıdan dışarıya attım. Kedim kapının dışında bir süre öylece mırladı. Ben onu duymazdan geldim. Ne kadar geçti bilmiyorum. Sürekli miyavlıyordu ve beni deli ediyordu. En sonunda kulaklarımı pamuk ile tıkamak zorunda kalmıştım. Tamam, zalimceydi ama kedim sustuğunda -ki pamuklarla bile sesini duyuyordum- rahatladım. En azından rahatladığımı düşündüm…

O kadar sessizleşmişti ki bir anda her yer! Buna dayanamıyordum aradan geçen bir saatin ardından. Bu dayanılmaz bir durumdu benim için. Meğersem onun sesine alışmışım, onu duymaya ve böyle çalışmaya alışmışım. Fotoğraflardaki gizli gerçekleri yakalayamıyordum. Delil olan aletler ve maddeler üzerinde yoğunlaşamıyordum…

Kısa bir sürenin ardından özlemle kapıya yöneldim. Kedimin bir ismi yoktu. Ben ona hep kızım derdim. Acı ama gerçek… Şu dünyada belki de değer verdiğim tek canlıydı. Tamam ben insanlardan hoşlanmıyorum. Her geçen gün bir tanesinin daha suçlu çıkması için deliler gibi çabalıyorum. Ama şimdi insanlar ilk defa umurumda değillerdi. İlk defa kedimden başka hiçbir canlıyı düşünmüyordum!

Kedimi içeriye almak için kapımın dışına çıktığımda kedimin orada olmadığını gördüm ve üzülmeden edemedim. Bu gerçekten de çok üzücüydü. Acaba neredeydi? Neler oluyordu? Neden gitmişti ki? Oysa birbirimizi o kadar da severdik! Ve… Ve o hayatı boyunca belki de tek bir kere bile dışarıya çıkmamıştı.

Onu bulmalıydım… İşte yeni bir iz sürme eylemi daha başlıyordu. Onu bulmalı ve geriye getirmeliydim…

Kapıyı ne olur ne olmaz diye açık bırakıp odama döndüm ve üzerimde ki çizgili pijamalarımı çıkartıp her zamankisi gibi umursamazca yatağımın üzerine atarken hızla gömleğimi iliklemeye başladım ve aynı anda da pantolonumu bacaklarımdan geçirmeye çabaladım. İki işi aynı anda nasıl yaptığımı soracak olursanız buna her zaman bende hayret ediyorum. Eh altımda bir iç çamaşırımın olmaması da cabası zaten. Pantolonumun fermuarını çekerken bana büyük sıkıntı yaratıyor ama iç çamaşırı almaya bile ayıracak zamanım yok.

Kapıdan çıkarken kapının yanında durmakta olan ceketime uzandım ve tam onu almıştım ki masada ki bir çok delile gözüm ilişti. Normalde delilleri böylece ortalıkta bırakıp gidemezdim. Ne olur ne olmaz diye onları hep yanıma alırdım. Aynı şekilde bu delillerin sırrının da bir an önce açığa çıkması gerekliydi. Ne yapalım sırlar biraz daha bekleyecekti artık. Hem zaten benim için daha önemli olan bir şeyin kaybolmasına izin veremezdim ki!

Kahretsin! Ne yapıyordum ben? Orada oyalandığım her saniye kedimin biraz daha uzaklaşmadığını nereden bilebilirdim ki?

Kapı arkamdan büyük bir gümbürtü ile kapanırken apartmanda ki komşularımın evlerinden yeniden çığlıklar yükseldi.

“Lânet olsun seni salak herif şu kapıyı bir kez olsun yavaş kapatsan ne olur sanki!”

“Bir gün o kapıyı kafana geçiricem adi manyak!”

Komşularımda benim gibi psikopattılar. Her zaman kendime böyle apartmanlar seçmekte üzerime yoktur. Gerçi komşularımı da çığırından çıkartan ben oluyorum genelde. Sürekli bir yerlere acelem olduğundan dolayı bu kapı hep böyle kapanıyor.

Her neyse dökündü apartmanımın döküntü katlarında hızla aşağıya inerken ve merdivenleri kullanırken her zaman olduğu gibi altıncı ve sekizinci basamaklara dikkat edip onları atlarken aklımda bunlar dolaşıyordu işte.

Ve kısa sürede sokağa çıkmış külüstür arabama yöneliyordum. Arabamın kapısını açmak için anahtarlarımı ellerimi almıştım ki bir anda yaptığımın saçmalığını fark ettim. Kedim arabayla kovalayacağım kadar hızlı olamazdı ki…

Arabama sırtımı verdim ve ara sokağa yöneldim. Kediler her zaman ara sokaklarda karşıma çıkarlardı. Özellikle bir katili kovalarken birden çöp kovalarının arkasından fırlayıp önümden geçerlerdi ki onlarda benim gibi bir şeylerin peşinde olurlardı hep. O yüzden seviyorum sanırım bu hayvanları. Bana benziyorlar!

Ara sokakta elimde büyütecim yerlerde bir kedi tüyü ararken buldum kendimi. Kayıp Kızım nerdeydi benim. Delirmek üzereydim. Bir an önce bulmak istiyordum onu. “Kızım kızım kızım nerdesin…” Ha birde şöyle çağırırdı insanlar ama ben bunu pek kullanmam çünkü benim kedim ile aramdaki ilişki çok daha samimi; “Gel pisi pisi pisi…”

O anda ilerdeki bir çöp kovasının içinden gelen bir ses ile birlikte oraya yöneldim ve derken koca bir mırlama sesi ile karşılaştım. “Evet, işte bu oydu!”

Hızla oraya koştum ve kapağı kaldırırken “Kızım kızım kı… zım…” (…)

Bu inanılmaz olay karşısında şaşkına döndüm. O tombul kedi benim kızıma ne yapıyordu öyle? Kızım ona karşı koymaya çalışıyor gibiydi…

Birden bire sinirlendim ve ileriye atılarak o tombul kediyi yakaladım. “Seni aşşağılık kedi! Kızıma ne yaptığını sanıyorsun sen öyle?”

O ânı hayatım boyunca unutamayacağım. Meğer kediler de birlikteliklerini böyle şenlendiriyorlarmış…

Bu olayların sonucunda ne olduğunu söylemeyin. Şu andan sonrasını yazamıyorum. Çünkü şu âna kadar hiç bir katilden yemediğim dayağı o şişko, tombul, iğrenç kediden yedim. Her yerimde ki bu tırmık izleri sanırım bana otuz günlük sayfası kadar yeter.

Her neyse… Kedim kısa süre sonunda kucağıma o pis, aşşağılık, şişman kedinin varislerini bırakacak sanırım. Ne zaman böyle bir olay yaşadı da ne zaman karnı şişti bir türlü anlamıyorum zaten.

Kendimi kedimi bulmaya o kadar kaptırmışım ki anlaşılan onu bulduğumda her zaman katillere yaklaştığım tavrı sergilemişim. Eh kediler de katil olabilirler değil mi?

Şimdi bana başka söz söylemek düşmez bu durumda. Tek bir cümle ile her zaman olduğu gibi günlüğümün bu sayfasını kapatacağım:

Kayıp Kız Vakası Kapandı…

Ercan “Gorath” ERGÜR

Bitmeyen Günlükler 1 – Gelecek Temmuzları

Gelecek Temmuzları

13 Temmuz 2068

Bitmiyor mu? Şu saatin tik takları! Saatin asla durmayacağını söylerken bunu mu kastetmiştin? Bitmemesini mi?

Pencerenin dışında ki şu yakan güneşi görüyor musun? Acımı perdeliyor o güneş benim. Unutulmaz acımı unutturuyor benim…

Güneş artık eskisi gibi değil. Görüyor musun? Eskisi gibi tatlı bir şekilde yakmıyor insanı. Altına girdiğinde kavuruyor bedenini, belki de bedeninle birlikte ruhunu!

Güneş boş bir parçayı andırıyor yüreyimde. Asla aydınlanmayan, doldurulamayan boş bir parça…

Yürüyorum pencerenin kenarında ki koruyucu gölgelerden sıyrılıp odamın ortasında ki masama doğru. Masam sıcaktan kavrulmuş bacaklarının üzerinde zor duruyor ve ben yere düşmesin diye ona yaslanmamaya dikkat ediyorum. Otururken sandalyeme onun en azından masamdan daha sağlam olmasını diliyorum. Umarım o masamdan daha sağlamdır…

Masamın üzerinde duruyor aynı yapbozun parçaları. Onlarca parçası var hâla! Bitmiyor, tamamlanmıyor…

Duvarda kenarları erimiş bir resim var. Onu çok sıkı bir şekilde korudum ama bu öldürücü sıcağa o bile dayanamadı ne yazık ki! O belki de tek değer verdiğim varlığın resmi.

Güneş var yine gökyüzünde, aynı öldürücü güneş değil bu! Demin bahsettiğim, yıllar öncesine ait bir güneş. Hoş, huzurlu ve asla insana isteyerek zarar vermeyen bir güneş. Güneşin altında duruyor o güzellik. Bana doğru tek elini uzatmış, bana ulaşmak istiyor. Ama ben dur resmini çekiceğim diyorum. O sadece yanımda olmak istiyor! Çünkü zaman kısıtlı diyor. İnsan ömrünün kısıtlı olduğunu biliyor. Ama ben yine de onun resmini çekmek istiyorum. Oysa şimdi ki aklımla onun yanında olmayı tercih ederdim. Resimler bizi terk ederken hayat her zaman yanımızda olan tek varlıktır.

Gözlerimde ki yaşlarla yeniden masama ve üzerinde duran yap boza dönerken seni aklımdan her zamanki gibi çıkartamıyorum ve acı duyuyorum.

Bak görüyor musun? Göz yaşları parçalarda ki ince noktaları gösteriyor gözüme. Şu ufak parçanın yerini biliyor musun? İşte bu yap bozun kalbi! Onu yavaşça yerine yerleştiriyorum. Şimdi her şey tamam. Kısa sürede yapboz çözülecektir. Çünkü kalbi yerinde…

Peki ya benim kalbim nerde? Sanırım o günden beridir seninle…

Yapbozun ince noktalara ihtiyacı kalmadı. her bir parçası yerine oturuyor. Tamam, hava çok sıcak ve sık sık suratımdan aşağıya akan terleri silmem gerekiyor ama… ama bu sefer tamamlayacağım. Bu sıcak beni öldürmeden önce, şu dünyada yaşayan son insan olarak kalsam bile bunu tamamlayacağım…

Son parçayı zorlukla yerleştiriyorum ve bu yakıcı güneşten dolayı zorlukla nefes alıyorum. Zıcak korumalı odalara girerek günün bu son saatlerinde kendimi korumam gerektiğini biliyorum. Herkes şu saatlerde o odalarda olmalı ama ben bu gün bu yap bozu yapmaya kararlı olduğum için burada kalıyorum…

Dünyanın sıcağı akşama kadar tüm dünyayı ısıtır ve öğlen saatleri ile birlikte insanlar koruma odalarına girerler. Yoksa ölüm onlar için kaçınılmazdır. Akşam kendisini gösterdikten ancak iki saatlik süre sonunda dışarıya çıkarlar. Bu da ancak bu vevsim için geçerli bir durum.

Ama ben… ama ben kendimi zorlukla dışarıda tutuyorum. Yaap bozu koruma odasının o karanlığında yapamam ve bu yap boz bugün… hayatımın bu son gününde tamamlanmalı… Çünkü ben burada kalsam da bu gün öleceğim, içeriye girsemde…

Yap bozun o saf, parçacıklı dokusuna bakıyorum ve son bir kez gülümsüyorum…

Cildim erirken ve benimle birlikte oturduğum sandalyede erirken gülümsüyorum. Bak masa, sandalyeden daha dayanıklı çıktı… Çünkü… çünkü üzerinde sen varsın…

Yapbozdaki senin resmine bakıyorum ve senin bana resimlerin dayanıklı olmadığını söylediğini hatırlıyorum. Yavaşça masaya doğru düşüyorum ve altımda eriyerek parçalara ayrılan sandalye ile birlikte ve ölürken çarptığım masa ile birlikte yere düşüyor, etrafıma saçılan yap boz parçaları arasında, senin aranda halen gülümseyerek sana doğru geliyorum…

Son hatırladığım şey ise;

“En sonunda o gün geldiğinde, ona kavuşacaksın evlat…” diyen o yaşlı falcının sesi oluyor…

Ercan “Gorath” ERGÜR

Geceden Dökülen 1: Yorgun

Aslında tutkunun adı başkaydı; bir sevecen yol tutkusu,

Aslında arayıştaydı o kimsesiz ruh; bir nefretle adı kırmızı,

Aslında bilmiyordu doğru yolu; sağ patikada dişler gizli,

Aslında vurgundu ona; çarpıcı bir rüzgar nefesi.

Büyük bir kalp gibi arıyordu sevgi destanını. O; arayışın ucundan, kıyısından geçiyordu. Belki nefret armağanı, belki sözler yalan, belki adlar yavan, belki de ruhlar isyan; yine de dolanırdı tatlı bir armağan. Elinde ki tutkuyu kaybetmemek için kilitlerdi dilinde su damlalarını ve bir daha bakardı kılıfın içinden. Deri bir yelek görürdü kalbinin üstünde, yara gibi bağlamış bir bere, deli bir atış ve sonlu bir tırmanış…

Bitkin yolcu çömelir yolun kıyısına ve bakar bomboş tarlalara; desenli, gönlünce işlenmiş bir örgü gibi. Çıkarır matarasını ve içer dolu testisinden su damlalarını. Bırakır bir türkü dudaklarından yayılan.

Bir keder var bu destanda desede; aslında yanlızlıktır onun hüznü; yolcu yeniden yola koyulurken, aslında bilir tek olmanın hüznünü; aslında bilir kaybetmenin dürtüsünü…

Devam edecek desekte ruhta bir balta, akıp giden o ırmağa doğru salla…

Gecenin dilinden dökülen nacizane sözlerdi bunlar. Hiç oynamadım, kurcalamadım ve paylaşmıyorum; hepsi acı dolu bir kalpte, yanlız; zafersiz ve… yorgun…

Ercan “Gorath” Ergür

« Daha eski yazılar